CHP Halkın Değil, Düzenin Partisidir
“Güncel bağlamda okun sivri ucunu AKP-MHP faşist iktidar koalisyonuna yöneltmek, yanlış değil, doğru bir politikadır. Ama buna yaparken burjuva muhalefetinin gerçek niteliği konusunda her zaman kitlelere gerçeği anlatmalıyız.”
20 Haziran 2026
Egemen sınıf klikleri arasındaki iç iktidar mücadelesi giderek keskinleşmektedir. Faşist iktidar bloğunun denetimindeki yargı eliyle CHP’ye yönelik “Mutlak Butlan” kararı, geçici de olsa ülkenin temel sorunlarını perdelemiştir. Geçicidir, çünkü asıl sorun işsizlik, yoksulluk, geleceksizlik, kadın ve lubunyalara şiddet, Kürt ulusal sorununun çözümsüzlüğe mahkûm edilişi; en geniş anlamda demokratik hak ve özgürlükleri içeren insanca yaşam sorunudur. Sınıfsal karakteri nedeniyle bu sorunları çözme iradesinden yoksun olan faşist iktidar, tek çareyi devlet terörüne başvurmakta görmektedir. Bu aşamada burjuva muhalefet de yargı eliyle kapsamlı bir saldırı altındadır.
“Seçme ve seçilme hakkı” üzerinden demokrasi nutukları atan faşist iktidar bloğu, kayyum atamaları, milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırıp tutuklama veya tehditle yüz yüze bırakmalarıyla, seçim aldatmacasına ayna tuttu. İktidar, kendi koyduğu kuralları bile hiçe sayarak burjuva muhalefetinin başında kimin olacağına karar vermeye başladı; böylece sahte parlamento demokrasisine son çiviyi çaktı.
İktidar bloğunun bu pervasızlaşmasını, içine düşülen ekonomik-siyasi krizden ve emperyalizme bağımlılığın yüklediği bölgesel uşaklık görevinden bağımsız ele alamayız. Bu saldırılar, Türk devleti tarihinde egemen sınıf klikleri arası iç iktidar çatışmalarına yeni bir örnek sunmaktadır.
Burada iki nokta önemlidir: birincisi, devrim-karşı devrim mücadelesinde karşı-devrim cephesindeki iç çatışmaları ciddiyetle ele almak; ikincisi, bu gelişmelere proleter bakış açısıyla tutum belirlemektir.
Faşist iktidar bloğunun yargı yoluyla başlattığı gözaltı ve tutuklamaları “yolsuzluğa, ahlaksızlığa karşı mücadele” olarak değerlendirmek, yürütülen yalan propagandaya alet olmaktır. Hırsızlık ve arsızlıkta AKP-MHP iktidarının eline kimse su dökemez; “arınma”, “ahlak”, “erdem” gibi kavramlar bu kirli ağızlara yakışmaz. Bu propagandayı boşa çıkarmak ve egemen sınıf kliklerinin iç kavgasına yedeklenmemek için tüm gelişmeleri sınıfsal bakış açısıyla ele almalıyız.
Sınıfsal zeminden koparılıp “taktik mücadele” adı altında bir kliğe yedeklenme politikalarının sonucu hep hüsran olmuştur. En son örneği, dün “sol” adına Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyenlerin bugün yaşadığı “şaşkınlık”tır. Bu sonuç değişen koşul ve taktiklerle açıklanamaz; asıl olan, bu pratiklere kaynaklık eden ideolojik-siyasal yetersizliklerin doğru tarzda açığa çıkarılmasıdır.
Dost ve düşman kavramlarının silikleştirildiği yerde, doğru politikalar belirlenemez
An itibariyle yaşananlara değinmeden önce proleter hareketin bu ve benzeri sorunlara ilişkin geçmişte yapmış olduğu kimi değerlendirmeleri yeniden hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Ki bu değerlendirmeler tarihsel tecrübeler ışığında yapılmıştır.
“Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder, ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz. Bu bağlamda kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit eder; ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz.
Bilir ki, hâkim sınıfları arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hâkim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır.” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserler, Nisan Yayıncılık, s. 380)
Hiç kuşkusuz tam da İbrahim yoldaşın işaret ettiği gibi TC’nin yüzyıllık tarihi, aynı zamanda egemen sınıf klikleri arasındaki iç iktidar mücadelesinin de tarihidir. Bu mücadele kimi dönemler kanlı çatışmalara, idamlara, darbe ve tutuklamalara dönüşmüştür. Proletaryanın, ezilen ulus ve halkların mücadelesi söz konusu olunca, tüm egemen sınıf klikleri aynı cephede konumlanmışlardır. Mevcut sınıfsal çıkarlarını ve gerici iktidarlarını korumak için ilerici-devrimci ve komünist güçlerin kanlarını akıtmakta asla tereddüt etmemişlerdir.
Tarihi tecrübelerimizle biliyoruz ki, neredeyse her süreçte reformist ve revizyonist güçler egemen sınıf klikleri arasındaki bu çatışmalarda muhalefette olan burjuva kliklerine ehveni şer yaklaşmışlardır. Hatta kimi dönemler işçi ve emekçilerin sisteme olan öfkesini bu güçlerin kanallarına akıtmada aktif rol oynamışlardır.
Bu yüzyıllık tarihte bu reformistler, parlamenterist güçler yalnız demokrasi ve özgürlük adına CHP’den medet ummamışlardır, çok partili döneme geçtikten sonra CHP içinde ayrılan güçler tarafından kurulan Demokrat Parti’den de aynı beklentiler içine girmişlerdir. Daha sonra Menderes kliğine karşı gerçekleşen 1960 darbesini alkışlamaktan da geri durmamışlardır.
Keza son yirmi yılda Kemalist iktidarın kuruluş dönemine rahmet okutan AKP’nin en az ilk on yıllık sürecine de umutla bakmışlardır. AKP iktidar olduktan sonra ise yalnız yanılgılarıyla değil, çaresizlikleriyle de başbaşa kalmışlardır. Şimdi ise “Millet İttifakı” denilen egemen sınıfların diğer kliğinin hükümet olması durumunda “güzel şeyler olacak” beklentisi içindeler.
“Millet İttifakı’nı” oluşturan partilerden üçü, AKP-MHP faşist partilerinden ayrılan güçler tarafından kurulmuştur. Yöneticilerinin önemli bir bölümünün elinde başta Kürt halkı olmak üzere devrimci güçlerin, mazlum halkların kanları vardır. TC tarihinin son on yıllarında yaşanan yoksulluk, sefalet, işgal ve katliam politikaları altında imzaları vardır.
Elbette ki egemen sınıf klikleri ve sözcülerini değerlendirmedeki bu yanılgılı, çarpık bakış açılarının temelinde ideolojik bir sorun vardır. Burjuva cephaneliğinde beslenen bu reformist, küçük burjuva anlayışların esas günahı, Kemalizm’e ilişkin yanlış görüşleridir. Kemalizm’e büyük devrimci payeler biçenler ne devlet ne de devrim konusunda ortaya doğru bakış açısı koyabilirler. Kaypakkaya yoldaşın, Kemalizm ve diğer birçok temel konuda sistemle hesaplaşması, ideolojik olarak kopuş sağlaması devrimci yürüyüşümüzün en büyük teminatıdır. (Partizan, sayı: 98, s. 71-72-73)
CHP, faşist devletin kurucu partisidir
Bugün kitlelerin sokaklarda iktidarın anti-demokratik uygulamalarına, faşist terörüne itiraz etmesi, elbette ki olumlu bir gelişmedir. Bu tepkilerin süreç içinde alternatif devrimci bir seçeneğe yönelmesi, devrimci hareketin bu süreçte ortaya koyacağı pratik tutuma bağlıdır. Pratikten kopuk çağrılarla veya kendiliğinden bu öfke örgütlü bir güce dönüşemez.
Daha sade bir dille ifade edecek olursak, hiç kimse egemen sınıf klikleri arasında süren iç iktidar mücadelesinde, burjuva muhalefetinin protesto nitelikli eylemlerinden hareketle bir devrimci dönüşümün olacağı hayaline kapılmamalıdır. CHP’nin tepkisi, kendi burjuva kliğinin çıkarlarını korumakla sınırlıdır; CHP hiçbir zaman sınıfsal niteliği gereği, çürümüş-kokuşmuş bu burjuva egemenlik sistemiyle bir hesaplaşma içine girmez. Buna rağmen bu protesto eylemlerinde iktidara tepki duyan kitlelerin sokaklarda bir hak arayışı içine girmeleri ve bu arayışlarını kimi zaman devrimci şiarlarla dile getirmeleri bir olumluluktur. Burada asıl görülmesi gereken, CHP’nin asla bu devrimci şiarlara uygun bir tutum sergilemeyeceği gerçeğidir.
Yine CHP’nin amacı yer yer ateş kıvılcımları saçan, kitlelerin bu öfkesini büyüterek, büyük yangınlara dönüştürmek değildir; CHP’nin asıl derdi, kitlelerde yükselen bu haklı tepkiyi, kendi iç iktidar mücadelesine alet ederek, yangını küle dönüştürmektir. “Cumhuriyetin kurucu partisiyiz” çığlıkları, “bu devletin asıl sahibi biziz” demenin bir başka izahıdır.
TC’nin kurucu partisi CHP’nin, kuruluş sonrasındaki tüm icraatları onun sınıfsal niteliğine ayna tutuyor. Bu aynada yansıyan ise “tek devlet, tek millet, tek bayrak; tek dil, tek din” gibi ırkçı milliyetçiliğin resmidir. Görüldüğü gibi, bu resimde işçilerin, emekçilerin örgütlenme özgürlüğü, insanca bir yaşam sürdürme yansımaları yoktur. Bu resimde Kürt ulusunun özgürce ayrılma hakkı, azınlık milliyetlerin ve inançların hak ve özgürlük taleplerinin kabulü yoktur. Bilakis, imha ve inkâr politikalarının kanlı kareleri vardır.
Güncel bağlamda okun sivri ucunu AKP-MHP faşist iktidar koalisyonuna yöneltmek, yanlış değil, doğru bir politikadır. Ama buna yaparken burjuva muhalefetinin gerçek niteliği konusunda her zaman kitlelere gerçeği anlatmalıyız. Ve kitlelerin açığa çıkan öfkesini devrimci bir perspektifle örgütleme çabalarında yoğunlaşmalıyız.