“Gerçek ve Haklı Korkuları “Topyekûn Halk Ayaklanması”dır! KORKULARINI BÜYÜTELİM!”

 “Gerçek ve Haklı Korkuları “Topyekûn Halk Ayaklanması”dır!

KORKULARINI BÜYÜTELİM!”

“TC devleti bir kez daha emperyalistlerin ve komprador büyük burjuvazinin çıkarları için yayılmacı ve bölgesel hayalleri için hazırlanırken, fatura bir kez daha başta Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı olmak üzere bölge halklarına çıkarılacaktır”

17 Haziran 2026

Uluslararası alanda ve coğrafyamızda yaşanan gelişmeler “yeni bir sürecin” içinde olduğumuzu gösteriyor.

Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının hazırlıkları tüm hızıyla sürüyor. Yaşanan sürecin arka planında emperyalist kapitalist sistemin 2008 yılından itibaren süregelen ekonomik krizinin belirleyici etkisi olduğu tartışmasızdır. Kapitalist sistemin krizinin kâh durağanlaşarak kâh derinleşerek devam etmesi, burjuva siyaseti de belirliyor.

Bunun siyasal alanda yansıması ise emperyalist tekeller arasında yaşanan rekabetin keskinleşmesi ve giderek sertleşmesi olarak yaşanıyor.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde süren çatışma ve savaşlar, bu rekabetin kuvveden fiile çıktığını ve yeni bir emperyalist paylaşım savaşının hazırlıklarının hızla sürdürüldüğü anlamına geliyor. İsveç Uppsala Üniversitesi çalışanları, 1898-2025 aralığındaki “küresel şiddet eğilimleri” konulu araştırmalarında, 2025’te 65 aktif çatışmanın kaydedildiğine dikkat çekerek, devletler arası çatışmaların hızla artarak İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyesine ulaştığını açıklıyor. Bu hazırlıklara “savunma” adı altında silahlanma, ırkçı ve faşist partilerin önünün açılması, sisteme muhalif parti ve örgütlerin tasfiye edilmesi vb. eklenebilir.

Kuşkusuz bu hazırlıkta koç başı olarak ABD ve İngiliz emperyalistleri belirleyici rol oynuyorlar. Özellikle ABD emperyalizminin, D.Trump’la birlikte uyguladığı politika ve dozajını yükselttiği saldırgan tavır, uluslararası pazarlarda sarsılan hâkimiyetinin korunması olarak şekilleniyor.

ABD’nin bu saldırganlığı sadece askeri alanda yaşanmıyor. Hemen her alanda temsilcisi olduğu emperyalist tekellerin çıkarlarını korumak için adımlar atıyor. Gelinen aşamada bu politikaların askeri alanda da yaşanıyor oluşu, krizin derinliği ve çelişkilerin keskinleşmesiyle ilgilidir.

Kuşkusuz emperyalist kapitalist sistem sadece ABD’den ibaret değildir.  Bu nokta genellikle gözden kaçırılıyor. ABD’nin bu kadar pervasızlaşmasının nedeni, uluslararası pazarlarda rakip güç olarak gelişen “yeni” ve “genç” emperyalist güç Çin’in önlenemez yükselişidir. Bir yanda ABD, İngiltere ve AB emperyalistleri, diğer yanda ise Çin ve Rus emperyalistlerinin yer aldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu emperyalist saflaşma, yekpare bir bütün değildir.

Örneğin ABD’nin İran’a yönelik son saldırısında da görüldüğü üzere, İngiliz ve AB emperyalistleriyle çelişkileri vardır. Her koşulda emperyalistler, temsil ettikleri tekellerin çıkarlarını korumak için çelişkili ittifaklar geliştirmektedirler. Her hâlükârda bu güçlerin temel motivasyonu; daha fazla kâr, daha fazla sömürü için enternasyonal proletaryaya ve dünya halklarına düşmanlıktır. Haksız savaşların faturası, enternasyonal proletaryaya ve ezilen dünya halklarına çıkarılmaktadır.

Emperyalistler arasındaki çelişkiler, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal savaşında, ABD ve İsrail Siyonizm’inin İran’a yönelik saldırılarında yaşanan gelişmelerde ve Batı emperyalistlerinin savaş örgütü olarak kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) tartışmalarında vb. rahatlıkla görülebilir.

İran’a yönelik saldırının şimdilik durmuş olması kimseyi yanıltmamalıdır. Sadece savaşa ara verilmiştir. Zira mesele, İran’la sınırlı değildir. Örneğin, ABD ile Çin arasındaki rekabette Tayvan meselesi önemli bir gündem maddesidir. Ya da son olarak Pakistan ile Hindistan arasında yaşanan ve zaman zaman karşılıklı şiddete dönüşen gerilim de bölgesel bir savaşa evrilme riski taşımaktadır.

ABD’nin uluslararası alanda sarsılan hâkimiyetinin ve denetim altında tuttuğu pazarları kaybetme riskinin gittikçe belirginleşmesi, beraberinde uluslararası alanda daha saldırgan bir politika izlemesine neden olmaktadır. Bu politika bir yandan askeri saldırganlık, diğer yandan yarı sömürge rejimleri, paylaşım savaşına göre yeniden yapılandırma olarak şekillenmektedir. Çin emperyalizmi ise daha çok “savunma” temelinde hareket etmektedir. Rusya ise Ukrayna’ya yönelik işgal saldırısıyla birlikte uzun süreli bir yıpratma savaşı içine çekilmiş durumdadır.

ABD’nin son yıllarda Orta Doğu ve Kafkaslar’daki yönelimi bu esaslar gözden kaçırılmadan değerlendirilmelidir. ABD emperyalizmi bir yandan başta İsrail olmak üzere yarı sömürgeleri olan gerici Siyonist ve faşist devletleri kullanarak bölge halklarına saldırılar gerçekleştirmekte ve katliamlar dayatmaktadır.

Önce Suriye, ardından da İran gibi, kendi denetiminde olmayan ve bu anlamıyla rakip emperyalistlerle ilişkisi olan pazarları/rejimleri kendi denetimine almak istemektedir. Suriye’de TC faşizmi ve cihatçı çeteler aracılığıyla bu hedefine ulaşmıştır. Şam’da Esad rejimi devrilmiş, yerine selefi cihatçı, El-Kaide ve IŞİD artığı bir rejim inşasına girişilmiştir. İran’a yönelik saldırganlık da gerici Molla rejiminin Rusya ve Çin emperyalizmiyle ilişkisinden bağımsız değildir.

ABD emperyalizmi açısından coğrafyamızda temel hedef, şu veya bu nedenle de olsa kendisine muhalif olan, doğrudan kendi denetiminde olmayan “devlet dışı aktörleri” ve devletleri kendi çıkarlarıyla uyumlu hale getirmektir.

Bu politikanın bölgede pratikleştirilmesi için bir yandan askeri saldırganlığa başvurulmakta, diğer yandan “diplomasi” devreye sokulmaktadır. ABD’nin son yayımlanan “Strateji Belgesi”nde düşman olarak kodlananlar açıkça belirtilmektedir: “Şu anda üç ana tür terör grubuyla karşı karşıyayız: Uyuşturucu Teröristleri ve Ulusötesi Çeteler, Eski İslamcı Teröristler, Anarşistler ve Antifaşistler dahil Şiddet Eylemci Sol Aşırılıkçılar.” (“2026 United States Counterterrorism Strategy”)

Belgede de açıkça ifade edildiği üzere ABD; devrimci hareketler, anti-emperyalist, anti-kapitalist örgütler, militan sendikal mücadeleler, göçmen dayanışma ağları ve anti-faşist gruplar gibi geniş bir yelpazedeki güçlere yönelik saldırganlığını “terörle mücadele” olarak kodlamakta ve bu kesimlerin hedef alınacağını ilan etmektedir.

Kapitalist merkezlerde anti-faşist örgütlenmelerin “terör örgütü” ilan edilmesinden, coğrafyamızda ise Filistin ulusal direnişinin tasfiye edilmesi, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Kürt ulusal hareketinin “entegre edilmesi” vb. olarak tanımlanabilecek süreç, bölgesel düzeyde “Abraham Anlaşmaları” aracılığıyla İsrail’in güvenliğini önceleyen ve bu anlamıyla kendi çıkarlarını güvence alan bir yönelimle sürdürülmektedir.

Burjuva siyasetin yeniden yapılandırılması: Halk düşmanlığında ısrar!

Türkiye’de son süreçte burjuva siyasette yaşananlar da uluslararası alanda yaşanan gelişmelerden bağımsız değildir. İktidarın “iç cepheyi tahkim etme” olarak tanımladığı siyasetten, Kürt ulusal hareketiyle yürütülen “süreç”e, ana muhalefet partisine yönelik yargı operasyonlarına ve “mutlak butlan” kararına kadar bir dizi gelişme bu süreçle ilgilidir. Hatırlanacak olursa, Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ın ABD ziyareti öncesinde ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, R.T.Erdoğan’a yönelik “‘Tamam sayın başkan, neye ihtiyacın var?’ diye sorduğumda ‘meşruiyet’ dedi. Çok akıllı biri. Mesele sınırlar, S-400 ya da F-16’lar değil. Mesele meşruiyet” ifadelerini kullanmıştı. (25.9.25)

Meşruiyetini ABD emperyalizminden alan R.T.Erdoğan’ın attığı bütün adımlar; bu gerçek dikkate alınarak yapılmalıdır. AKP-MHP iktidarının iç ve dış politikası, ABD’nin bölgesel çıkarlarıyla uyumludur. Olmak zorundadır.

Bu, yarı sömürge bir devlet olmanın doğrudan sonucudur. Nitekim yarı sömürge bir ekonomi olduğu içindir ki, Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan, gururla İstanbul Finans Merkezi’nde faaliyet gösterecek emperyalist şirketlerin kazançlarından 20 yıl boyunca vergiden muaf tutulacağını açıklamaktadır. (7.06.26) Modern kapitülasyonlarla ülkenin sadece bugünü değil, geleceği de emperyalist sermayeye ve kara para düzeninin aktörlerine pazarlanmaktadır.

ABD’nin R.T.Erdoğan’a verdiği meşruiyetin ne olduğu ve ne istediği ise bellidir. Bunu da açık açık söylemektedirler. T.Barrack’ın Doha Forumu’nda (08.12.2025 ) ve 5. Antalya Diplomasi Forumu’nda (17.04.2026) yaptığı açıklamalarda:

“Bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey, ister beğenin ister beğenmeyin ‘hayırsever bir monarşi’ olmuştur. İşleyen model budur” ve  “İşleyen tek şey, bu güçlü liderlik rejimleridir: Ya iyicil monarşiler ya da monarşik cumhuriyet tarzı” ifadeleri bu politikayı özetlemektedir. T.Barrack, yakın zamanda yaptığı bir başka paylaşımda; “Levant ve Anadolu’yu uzun süredir inceleyenlerin geleneğinde —Irak, Suriye ve Türkiye, Ortadoğu’da kalıcı bir istikrarın dayandırılması gereken stratejik dayanak noktası olmaya devam etmektedir. Bu üç ülkeyi dengede tutmak, kabile, din veya mezhep farklılıklarının ötesine geçen, tek ve tutarlı bir Amerikan temas ve etki noktası gerektirir” ifadelerini kullanmıştır. (1.06.26)

Özetle ABD emperyalizmi, coğrafyamızda işbirlikçi ve uşak rejimlerini, “kalıcı bir istikrar” olarak tanımladığı kendi çıkarları için desteklemektedir. ABD emperyalizminin bir yarı sömürgesi ve NATO üyesi olan TC devleti, ABD için “tek ve tutarlı bir Amerikan temas ve etki noktası” olmayı sürdürmektedir. Çünkü TC devleti, ABD “Bölge Valisi”nin açıkça ifade ettiği gibi; “Türkiye, hayati ABD unsurlarına ev sahipliği yapan, NATO görevlerine katkıda bulunan ve ortak tehditlere karşı gelen kilit bir müttefik olmayı sürdürüyor.” (23.04.26)

Bu koşullar altında TC’nin en önemli büyük komprador burjuvalarından biri olan Rahmi Koç’un Koç Holding’in 100. yılı için verdiği röportajdaki şu ifadeler dikkat çekicidir: “Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı.

Değişim çok ilginç. Ona göre oyunu oynamamız gerekiyor. Türkiye’nin gücü: üç tarafı deniz, stratejik konumumuz sağlam, dört mevsimimiz var, verimli toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi, kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu ‘gücün kadar konuş’ dönemi.” (29.05.2026)

Bu değerlendirme, komprador büyük burjuvazinin bir kesiminin ABD’nin bölgesel yönelimiyle Türk komprador burjuvazisinin çıkar ortaklığına işaret etmektedir. Burjuva siyaset emperyalizmin bölgesel çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilmektedir. ABD’den icazet alan AKP-MHP iktidarı, ABD “Bölge Valisi”nin Orta Doğu için “hayırsever bir monarşi” fermanı doğrultusunda adımlar atmaktadır.

Kürt ulusal hareketiyle gündeme getirilen “çözüm” sürecinden; “İsrail’le çatışma” söylemine kadar bir dizi gelişme ve R.T.Erdoğan’ın ısrarla bölgesel düzeyde “Türk, Kürt ve Arap” ittifakından bahsetmesi dikkat çekicidir: “Davamız büyük. Türk, Kürt, Arap, birlikte var olmuş, birlikte savaşmış, galibiyeti de mağlubiyeti de birlikte yaşamıştır. Coğrafya ve tarih Kürt, Türk ve Arap’ı çözülmez şekilde sıkı sıkıya bağlamıştır. Malazgirt; Kürt, Türk, Arap’ın ortak zaferidir.

Çaldıran, Kürt, Türk, Arap’ın ortak zaferidir. Biz bu coğrafyada ittifak yapınca güçlendik, cihana hükmettik.” (15.05.2025), “Türkler, Araplar, Kürtler olarak bu coğrafyada kıyamete kadar hep beraber yan yana yaşayacağız” (26.08.25), “Türk, Kürt, Arap, Sünni, Şii, Alevi, Nusayri… Etnik köken, dil, mezhep ayrımı yapmadan hepimiz ortak bir geleceğin yolcularıyız.” (1.10.25)

Bu durum Türk komprador burjuvazisinin sınıflarının son süreçte kendi aralarında yaşadığı iktidar dalaşının arka planını da açıklamaktadır. Bu sınıfın muhalefetteki kliğini temsil eden CHP’ye yönelik “mutlak butlan” hamlesiyle atanan kayyum K.Kılıçdaroğlu’nun, muhalif CHP’lileri “topyekûn halk ayaklanması çığırtkanlığı” yapmakla suçlaması ve “Osmanlı’nın topraklarına bakın.

Türkiye o coğrafyaya gitmek o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır” (9.06.26) ifadelerini kullanarak iktidar söylemini birebir tekrarlaması, burjuva muhalefetinde bu yönelimin bir parçası yapılmaya çalışıldığını göstermektedir.

Nitekim “butlancı”ların kendilerini savunmak için “devlet aklı” ve “ulusal güvenlik” gerekçelerini ileri sürmeleri de bununla ilgilidir. Çünkü “devlet aklı”nın emrettiği “Ankara merkezli siyaset”in temel motivasyonu “emperyalizme hizmet ve halk düşmanlığı”dır. Yüzyıllık cumhuriyet tarihi bunu fazlasıyla kanıtlamaktadır.

NATO Zirvesi’ne karşı sokağa ve eyleme

Burjuva siyaset, ABD emperyalizminin bölgesel çıkarları, Türk komprador burjuvazisinin önemli unsurlarından R.Koç’un; “Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu ‘gücün kadar konuş’ dönemi” olarak tanımladığı şekilde yeniden şekillendirilmektedir.

AKP-MHP iktidarı komprador patron R.Koç’la benzer düşünmektedir. Nitekim bütün klikleriyle Türk devletinin “yol haritası”nın belirlendiği Milli Güvenlik Konferansları’nın açılışında konuşan Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan da Kürt ulusal hareketiyle yürütülen “süreç”e işaret edip, “iç cephe”yi güçlendirme vurgusu yapmakta ve “Terörsüz Türkiye süreci stratejik bir devlet vizyonunun adıdır. Gardımızı indirdiğimiz anda bize bu topraklarda hayat hakkı tanımazlar. Bizim güçlü olmak dışında bir seçeneğimiz yoktur” demektedir. (10.06.26)

AKP-MHP iktidarı bir yandan bölgesel düzeyde emperyalizmin sadık ve “kilit bir müttefiki” olmayı sürdürürken ve burjuva muhalefeti devlet aygıtının bütün olanaklarını kullanarak kendi politikasına tabi kılmaya çalışırken, diğer yandan ise halka yönelik saldırılarını sürdürmektedir.

Bir yandan işçi ve emekçilere derin bir yoksulluk, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı dayatılırken diğer yandan bölgesel yayılmacı hayallerle ırkçılık ve şovenizm pompalanmaktadır.

Bir yandan “Türkiye Yüzyılı” propaganda edilirken bir günde üç üniversite öğrencisi kaldıkları yurtlarda ölüme sürüklenmektedir. Bir yandan “Aile Yılı” denilirken diğer yanda Anayasa Mahkemesi kadınlara verilen yoksulluk nafakasının süresiz uygulanmasına ilişkin düzenlemeyi iptal etmekte ve 12. Yargı Paketi taslağıyla toplum; tekçi, cinsiyetçi ve erkek egemen bir anlayışla yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

TC devleti, işçi ve emekçileri işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm eden, her gün birer ikişer kadın ve gençlerin katledildiği bir düzende emperyalistlerin bölgesel planlarında daha aktif rol almak için Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi’ne hazırlık yapmaktadır. R.T.Erdoğan zirveye D.Trump’ın katılmasından duyduğu sevinci saklamazken, toplantıya “büyük önem atfediyoruz” demekte ve “Ankara Zirvesi’nin NATO’nun tarihinde bir referans noktası olması için” hazırlandıklarını ilan etmektedir. (10.06.26)

TC devleti bir kez daha emperyalistlerin ve komprador büyük burjuvazinin çıkarları için yayılmacı ve bölgesel hayalleri için hazırlanırken, fatura bir kez daha başta Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı olmak üzere bölge halklarına çıkarılacaktır. Halklara daha fazla sömürü, yoksulluk, zorla yerinden etme ve katliam vadedenlere karşı, örgütlenmek ve mücadele etmekten başka çıkış yolu bulunmamaktadır.